Türkiye Siyaseti Bir Süredir Rakamlarla Konuşuyor

Yayınlama: 09.01.2026
33
A+
A-

Türkiye siyaseti bir süredir rakamlarla konuşuyor.

325, 360, 400…

Bu sayılar artık sadece Meclis aritmetiğini değil, rejimin geleceğine dair niyetleri de anlatıyor.

Son günlerde yaşanan milletvekili geçişleriyle birlikte AKP–MHP bloğu 325 sandalye civarında sabitlendi. Kulislerde ise daha büyük bir hedef fısıldanıyor: 400 milletvekili. Bu rakam, anayasa değişikliğini referanduma bile gerek kalmadan Meclis’ten geçirebilecek mutlak çoğunluk anlamına geliyor.

Peki bu hedef gerçekçi mi? Daha önemlisi: Bu süreç nereye gidiyor?

Önce çıplak gerçeği koyalım ortaya.

325’den 400’e gitmek, sadece birkaç vekil iknası değil; neredeyse bir ikinci iktidar bloğu kurmak demek. Mevcut tabloyla bu, son derece zor.

Ama siyaset bilimi bize şunu öğretir:

Büyük dönüşümler her zaman doğrudan gerçekleşmez. Bazen hedef 400 değildir, 400 konuşularak başka bir eşik meşrulaştırılır.

Bu eşik 360’tır.

360 oy, anayasa değişikliğini referanduma götürmek için yeterlidir. Bugün yapılan vekil transferleri, kulis diplomasisi ve “normalleşme” söylemleri, 400’den çok 360’ı mümkün kılacak zemini yokluyor.

Bir milletvekilinin parti değiştirmesi hukuken mümkündür. Ama siyaset sadece hukuk değildir; meşruiyet meselesidir.

Seçmen, bir partiye oy verirken sadece bir isme değil, bir programa, bir pozisyona, bir siyasal duruşa oy verir. Bu nedenle vekil transferleri arttıkça, Meclis’in sayısal gücü artar ama temsili niteliği zayıflar.

Bu durum, anayasa gibi toplum sözleşmesi niteliğindeki bir metni değiştirme iddiasıyla birleştiğinde, ciddi bir demokratik gerilim üretir.

Siyaset bilimi literatüründe bu tür süreçler “kurumsal aşındırma” olarak tanımlanır: Kurallar değişmeden, kuralların ruhu boşaltılır.

Asıl Mesele: Anayasa mı, Seçim mi?

Burada kritik soru şudur:

İktidar gerçekten yeni bir anayasa mı istiyor, yoksa siyasi zamanı yeniden kurmak mı?

Bugünkü tablo, bize şunu düşündürüyor:

Bu süreç bir “anayasa yapım süreci”nden çok, seçim ve adaylık denklemini yeniden dizayn etme sürecidir.

400 konuşuluyor çünkü:

360 daha makul görünür,

Referandum ihtimali test edilir,

Muhalefet sürekli savunma pozisyonuna itilir,

“Zaten çoğunluk var” algısı topluma yerleştirilir.

Bu, klasik bir siyasal stratejidir: ulaşılamayacak hedef üzerinden ulaşılabilir olanı normalleştirmek.

Bu denklemde DEM Parti ve küçük partiler kilit konumda. Ancak bu aktörlerin desteği, sanıldığı kadar kolay değil. Çünkü anayasa değişikliği sadece bugünü değil, yarın kurulacak siyasi düzeni de belirler.

Bu yüzden burada basit bir pazarlık değil, tarihsel pozisyon alma söz konusudur.

Sonuç itibariyle ortada açık bir siyasi dizayn denemesi var.

Bu süreç: Parlamenter matematiği zorlayan,

Meşruiyet sınırlarını test eden,

Seçim anayasa adaylık ekseninde ilerleyen,

Sonu referanduma ya da erken seçime çıkabilecek bir yol.

Bana göre 400’e  büyük ihtimalle ulaşılamayacak.

Ama 400 konuşularak Türkiye, 360’a, referanduma ve yeni bir siyasal kırılmaya doğru taşınıyor.

Asıl soru şu:

Bu ülke, anayasa gibi bir kurucu metni, bu siyasal iklimde ve bu temsil tartışmalarıyla mı değiştirecek?

Cevabı, sadece Meclis değil, toplum verecek.

Türkiye siyasetinde bazen bir milletvekili geçişi, bir sandalye artışından fazlasını ifade eder.

İsa Mesih’in AKP’ye geçişi de tam olarak böyle bir anlama sahip.

Çünkü mesele artık “bir vekil daha” meselesi değildir.

Mesele, anayasa yapacak çoğunluğa doğru adım adım ilerleyen bir siyasi oluşum meselesidir.

Bugün itibarıyla tablo nettir:

AKP–MHP–destek veren küçük unsurlar toplamda 370 küsur milletvekiline dayanmıştır. Bu sayı, psikolojik olarak kritik bir eşiğin aşılması anlamına gelir. Siyaset bilimi açısından İsa Mesih’in geçişi bir emsaldir.

Emsal, siyasal davranışları hızlandırır.

Bir milletvekili geçtiğinde:

“Tekil” bir olaydır.

İkinci geçtiğinde:

“İstisna” denir.

Üçüncü, dördüncü geçişte ise artık:

Yeni bir norm oluşur.

İktidar açısından İsa Mesih geçişi şunu gösterdi:

Geçiş mümkündür,

Tepki yönetilebilir düzeydedir,

Kamuoyu kısa sürede başka gündemlere kaymaktadır.

Bu noktadan sonra vekil geçişleri ideolojik değil, stratejik bir zemine oturur.

Siyaset, bir ikna değil, bir olasılık hesabına dönüşür.

370 sayısı teknik olarak anayasa için yeterli değildir.

Ama siyasette psikolojik eşikler, matematiksel eşiklerden önce gelir.

370 demek şudur:

“Bu iş olur” algısı yerleşir,

Kararsız vekiller için risk azalır,

“Karşı tarafta durmanın maliyeti” yükselir.

Bu aşamadan sonra vekiller şu soruyu kendilerine sorar:

“Bu tren kalkıyorsa, ben peronda mı kalacağım?”

İşte siyasal çözülme tam burada başlar.

400 hala zor, ama artık imkansız değil.

Çünkü artık mesele:

Büyük partilerin blok halinde destek vermesi değil,

Parça parça çözülmelerle sayının tamamlanmasıdır.

Bu noktada:

Bağımsızlar,

Küçük parti vekilleri, seçildiği partiyle bağları zayıflamış isimler kritik hale gelir. Siyaset bilimi bunu “parlamenter likidite” olarak adlandırır: Vekillerin ideolojik değil, konjonktürel hareket etmesi.

Asıl hedef anayasa değil, zaman kazanmak

Burada en büyük yanılgı şudur:

Bu süreci yalnızca “anayasa değişikliği” olarak okumak.

Hayır.

Bu süreç bir zaman kazanma, alan daraltma ve muhalefeti yorma sürecidir.

400 konuşularak: 360 normalleştirilir,

Referandum ihtimali sıradanlaştırılır,

Erken seçim seçeneği muhalefetin üzerine bir baskı unsuru olarak tutulur.

Bu, klasik bir rejim konsolidasyonu stratejisidir.

Asıl soru şu ki: İsa Mesih’in geçişiyle birlikte “Bu Meclis, gerçekten yeni bir anayasa yapma meşruiyetine sahip mi?”

Seçmen davranışıyla Meclis aritmetiği arasındaki makas açıldıkça, anayasa tartışması hukuki olmaktan çıkar, siyasal bir dayatma olarak algılanır.

Bu da şunu doğurur:

Toplumsal kutuplaşma artar,

Referandum olursa sonuç ne olursa olsun meşruiyet tartışması bitmez,

Anayasa bir uzlaşma metni değil, bir tarafın zafer belgesi olur.

Sonuç: İsa Mesih’in AKP’ye geçişi, tek başına küçük bir olay gibi görülebilir.

Ama siyaset bilimi bize şunu söyler:

Büyük kırılmalar, küçük geçişlerle başlar.

Bugün 370 konuşuluyorsa, yarın 380 konuşulur.

Asıl soru artık şudur: Bu Meclis, sayı çoğunluğunu meşruiyetin yerine mi koyacak, yoksa anayasa gerçekten toplumsal bir sözleşme olarak mı kalacak?

Bu sorunun cevabı, Türkiye’nin önümüzdeki on yılını belirleyecek.

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.